Erbakan Haftası

Facebook Profilim

 

Twitter Hesabım

ResetAt.Com


Deniz Gezmiş mi? Biraz Tanıyalım İsterseniz…. ( Bakın Bakalım Deniz Nerelerde Gezmiş)

Genel No Comments »

DENİZ GEZMİŞ GERÇEĞİ!

Birol CEVİZOĞLU

Son günlerde bir moda tüm Türkiye’yi sardı. Bu modanın adı “Deniz Gezmiş” modasıdır. Herkes elinden geldiğince Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti devletini yıkarak onun yerine kan ve gözyaşı demek olan Marksist-Leninist bir düzen olan Komünizmi getirmeye çalışan Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını aklama peşindedir. Üzerinde o kadar konuşuluyor ki hangisi gerçek hangisi yalan anlamak imkânsız. Kimine göre eline hiç silah almamış (!), kimine göre romantik ve isyankâr bir devrimci, kimine göre Türkiye’nin “Che Guevera”sı, kimine göre ise profesyonel bir ihtilalci…

İşin içine son günlerde yazılan kitaplar ve bir de dizi film girince “Denizlerin” suçsuzluğu, boşuna asıldıkları, mahkeme heyetinin bile üzüldüğü, aslında mahkeme heyetine karşı biraz efendi davransalar idam edilmeyecekleri gerçeği (!) birer birer ortaya çıktı!

İbrişim kuşağı kadar meşhur olmasa da 68 kuşağı ve o dönem yaşananların 40.yılı münasebetiyle özel tartışma programları hazırlanmış, “Denizlerin” ağabeyi, arkadaşları vs. televizyonlarda boy göstererek bu kampanyadaki yerlerini aldılar. Yapılan gri propagandadan etkilenen bazı “ülkücü” liderler bile kendilerini kolay kolay çıkarılmadıkları televizyon ekranlarında bulmuş ve “Denizleri” aklama yarışına istemeden (!) ve farkında olmadan katılmışlardır.

Bunun arkası “Denizlere” iade-i itibar isteklerine kadar gider de kimsenin haberi olmaz. Dahası bu 68 kuşağının yaptığı her şey kutsanır haberiniz olsun. Belki Ruhi Kılıçkıran, Yusuf İmamoğlu, Dursun Önkuzu, Süleyman Özmen ve diğer şehitlerimizin katilleri bile aklanır…

Aslında bu yazıyı yazmayacaktım. Zaten bu kişiler ve bu dönem hakkında yeri gelince yazıyorum. Fakat özellikle gençler arasında bu kişiler hakkında bir “yanlış” anlaşılma olduğunu gördüm. Dahası bu “yanlış” anlaşılmadan ne yazık ki “ülkücüler” de nasibini almıştı. Bazı ülkücüler “Denizleri” savunmaya başlamıştı bile. Üstelik “bizi de kullandılar, onları da…” diyerek…

Sanki o dönemlerde büyük Atatürk’ün de dediği gibi “Türklük âleminin en büyük düşmanı komünizm” değildi…

Bu dönemin en meşhur ismi hiç şüphesiz Deniz Gezmiş’tir. Deniz gezmiş aslen Rizelidir. Sülalesi yıllar önce Erzurum’a göçmüş, Deniz Gezmiş ise babasının işi gereği bulundukları Ayaş’da (Ankara) doğmuştur. Lise yıllarında Marksist-Leninist fikirlerle tanışır ve bu fikirlerin yılmaz savunucusu olur. O yıllarda söylemeye başladığı “yaşasın Marksizm-Leninizm” sloganını ölürken bile ağzından düşürmemiştir. Deniz Gezmiş 1969 yılında Filistin’deki El Fetih gerilla kamplarına gider. Burası bir izcilik kampı değildi. Burada adam öldürme, yaralama, sabotaj, suikast, bomba yapımı gibi korkunç şeyler öğretiliyordu. Deniz Gezmiş de iyi bir öğrenci idi. Hatta Türkiye’ye dönünce bu konuda eğitmenlik bile yapmıştı.

“Denizler” Filistin’de eğitim görüp Türkiye’ye gelmişler ve bugün PKK’nın yaptığı gibi kanlı terör faaliyetleri yürütmek istemişlerdir. Deniz Gezmiş Filistin’den Türkiye’ye döndükten sonra ODTÜ’yü kendisine üs olarak seçmiş ve diğer terörist arkadaşlarıyla burada kandırdıkları gençlere terör dersi vermiştir. Hem teorik hem de pratik eğitim alan Deniz Gezmiş gerilla kamplarında öğrendiği adam öldürme, sabotaj, suikast ve diğer terör çeşitlerini ODTÜ arazisi içinde arkadaşlarına da öğretmiştir.

Beynelmilel komünizmin etkisinde kalarak kandırılan Deniz Gezmiş ve arkadaşları Türkiye cumhuriyeti devletine olan isyanlarını “Türkiye Amerikan emperyalizminin sermaye, askerî kontrol ve kısmen işgali altındadır”[1] sözleriyle dile getiriyorlardı. Siyasal iktidarı ele geçirmek için “politikleşmiş askerî güç” kullanılması taraftarı olan bu grup aynı zamanda, Türkiye’deki bütün olumsuzlukların sorumlusu olan siyasal iktidarlara karşı legal ve demokratik yollarla mücadele yolunun kapandığını iddia ederek silaha sarılmışlardır.

Deniz Gezmiş ve arkadaşları, uğruna öldükleri Marksist-Leninist düzeni kurmak için silahlı profesyonellerden oluşan bir örgüte ihtiyaç duymaktaydılar. Bu işi kendisi gibi Filistin El-Fetih gerillâ kamplarında eğitim gören Yusuf Aslan, Sinan Cemgil, Alparslan Özdoğan, Hüseyin İnan, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Nahit Töre tarafından kurulan THKO yapacaktır. THKO diğer Marksist-Leninist ihtilâlci sol örgütlerden farklı olarak, bir lider belirlememiş, liderin terörist eylemler esnasında kendiliğinden ortaya çıkmasını benimsemiştir. Kararların ortaklaşa alınmasını ve ortaklaşa uygulanması esasını kabul etmiştir. Şehir ve kır eşkıyalığını aynı anda benimseyerek bir arada yürüten THKO’nun şehirlerde banka soyma, fidye istemek için adam kaçırma gibi eylemleri “Deniz Gezmiş tarafından planlanıyordu.” [2] Deniz Gezmiş tarafından planlanan bu hırsızlık olaylarından elde edilecek paralar Nurhak dağları başta olmak üzere kırsaldaki eşkıyaya gönderilecekti.

“Denizlerin” en takdir (!) edilen özellikleri “emperyalizme” (!) karşı olmalarıdır(!). ABD emperyalizmine düşman ancak Marksizm-Leninizm, Sosyalizm ve Komünizme (Rus ve Çin emperyalizmine) dost olmak, emperyalizme düşman olmak anlamına gelmez. Deniz Gezmiş lise yıllarından sonra bir an bile olsun ağzından düşürmediği “kahrolsun ABD emperyalizmi” sloganını “ne ABD, ne Rusya, ne Çin, her şey milliyetçi Türkiye için” sloganı ile taçlandırılabilirdi. Fakat bunu yapmayarak “yaşasın Marksizm-Leninizm, yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği…” diyerek son nefeslerini verdiler. Oysa o dönemin en acımasız emperyalist devletleri ABD’yle birlikte Rusya ve Çin’den başkası değildi.

“Türk ve Kürt halklarının” kardeşliğinden dem vuran ve aslında belki de bugünkü bölücülerin temel sloganı sayılan sözleri söyleyen, ABD emperyalizmi altında inim inim inlediğini iddia ettiği Vietnam, Küba, Kore, Kamboçya vs. için ağıtlar yakıp, Rusya ve Çin’i görmezden gelenler böyle yaparak emperyalizme düşman olunmayacağını bilmeliydiler. Eğer bugün kahraman yapılmaya çalışılan “Denizler” o yıllarda insanlık tarihinin gördüğü en barbar, en vahşi, en korkunç, en kanlı, en hayvansal vs. rejimi altında katledilen “esir Türkleri” de savunabilseydi, işte belki o zaman “Denizler” için antiemperyalist düşüncelerin yılmaz savunucularıydı denilebilirdi. Komünizm altında can çekişen Azerbaycan, Kırım, Kazak, Kırgız, Özbek ve tüm Asya Türkleri ile Irak ve Suriye gibi güdümlü ülkelerdeki Türk varlığı ağızlara alınmazken, ülkücüler bunları dile getiriyor ve “Denizler” tarafından “Faşistlikle” suçlanıyorlardı. Çin esareti altında “Çin işkencelerinin” en ölümcülleriyle tanışan Uygur Türkleri yok sayılırken, Sincan Özerk Bölgesi değil “Doğu Türkistan” dediğimizde yine bu kesim tarafından saldırılara uğruyorduk.

Hadi bütün bunları geçelim, oralar uzak, “Denizlerin” siyasi ufku oraları anlamaya yetmezdi diyelim. Peki, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının en önemli eylemlerinden biri olarak kabul edilen ve 30 Ekim 1968’de Samsun’dan başlatılan “2.Milli Kurtuluş Savaşı” adlı yürüyüşte meydana gelenlere ne diyeceğiz? Samsun’da Atatürk anıtına çelenk konulması ile başlayan bu yürüyüş 10 Kasım’da Anıtkabir’de sona erecekti. Yürüyüş güzergâhı olarak Atatürk’ün kurtuluş savaşında izlediği yol seçilmişti. Yürüyüşe 22 öğrenci ile 2 işçi katılıyordu.

Yürüyüş planlandığı gibi başlamıştı. Eylemciler hiçbir problemle karşılaşmadan Havza’ya kadar gelmişlerdi. Ancak Havza’da dinlenmek için verdikleri molada aralarında bir tartışma çıkıyordu. “Yürüyüşün geri kalan kısmında Türk bayrağı ile mi yoksa bayraksız mı devam edileceği” konusunda çıkan tartışmada antiemperyalist (!), Türkiye sevdalısı (!), Atatürkçü (!) Deniz Gezmiş’in dediği olmuş ve Türk bayrağı yürüyüşten çıkarılmıştı. [3]

İşte size bir “asker kaçağı” [4] da olan antiemperyalist Deniz Gezmiş!

Emperyalizme karşı kazandığımız hürriyetimizin sembolü olan bayrağımıza bile tahammülü yok!

Deniz Gezmiş’in Türk bayrağına karşı takındığı tavır yürüyüşçülerden bir kaçının tepki olarak yürüyüşü terk etmesine neden olmuş ancak yürüyüş buna rağmen devam etmiştir. Bazı yazarlar bu konuda ayrıntıya girmeden (belki de bu bayrak hazımsızlarını korumak ve deşifre etmemek için) “yürüyüşü düzenleyen örgütler arasında anlaşmazlıklar çıktı” [5] diyerek olayı örtbas etmişlerdir. “Denizlerin” bayrağımıza karşı takındıkları bu çirkin tutumu dile getirenler, bunları aklamaya çalışanlarca tepkiyle karşılanmış, reddedilmiştir. Hatta bazıları o yürüyüşte Deniz Gezmiş’in Türk bayrağı ile çekilmiş fotoğrafları olduğunu iddia etmiştir. Eğer bu doğruysa büyük bir ihtimalle yürüyüşün Havza’ya kadar olan kısmında çekilmiştir.

Deniz Gezmiş ve arkadaşları kaçınılmaz sonlarına doğru hızla yol alırken onları ipe götürecek eylemlerden birini de dava arkadaşlarından Mahir Çayan ve ekibi gerçekleştiriyordu. Emperyalizme (sadece ABD emperyalizmine) düşman Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının İş bankası Emek (Ankara) şubesini soymaları THKP-C ve Mahir Çayan’a ilham kaynağı olmuştur. Bundan cesaret ve ilham alan Mahir Çayan ve arkadaşları da hemen bir çalışma yaparak soyabilecekleri korumasız bir banka aramaya koyulurlar. Aranan banka Ziraat Bankası Küçükesat (Ankara) şubesi idi. Yapılan plan gereği bu soygunu Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Hüseyin Cevahir ve özellikle Hüdai Arıkan’dan oluşan terör grubu gerçekleştirecekti. Bu soygunda Deniz Gezmiş’e benzemesi sebebi ile özellikle Hüdai Arıkan yer almıştır. Soygun saatini unutan (!) Mahir Çayan’ın katılmadığı bu eylem başarıyla tamamlanmış ve ertesi günkü gazetelere soyguncuların kimlikleri (!) açık seçik yansımıştı. Banka görevlilerinin ifadelerine göre vezneden parayı alan uzun boylu kişinin Deniz Gezmiş olduğu iddia ediliyordu.

Böylece gazetelere yansıdığı kadarıyla soygun Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının üzerine kalıyordu. Bu soygundan sonra üzerlerindeki baskıyı azaltmak ve dikkatleri başka tarafa çekmek isteyen Mahir Çayan ve ona bağlı olan terör grubu bu amacına ulaşmış ve boyu posu Deniz Gezmiş’e benzeyen Hüdai Arıkan sayesinde bu soygunu Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının yaptığına herkes inanmıştı. Böylece bir devrimci (!) yaptığı hırsızlığı bir başka devrimcinin (!) üzerine atarak arkadaşının ipe bir adım daha yaklaşmasına sebep oluyorlardı. Bu durum her iki taraf için de kötü bir durumdur. Yapan ve başkasının üzerine atan grup yani Çayan ve arkadaşları, yaptıkları eylemleri sahiplenecek cesaretten yoksun kişilerdir. Deniz Gezmiş ve arkadaşları ise yapmadıkları eylemleri sahiplenerek sahte kahramanlık elde etmişlerdir. Ancak Mahir Çayan ve çetesinin Deniz Gezmiş’in idam edilmesine katkı sağladığı bir gerçektir. Yıllardır devleti ve başka odakları bu idamlarla ilgili olarak sürekli suçlayan ve baskı altında tutan çevreler artık çok sevdikleri (!) Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın katillerini Mahir Çayan ve çetesi içinde aramalıdırlar. Bu konuda Necmettin Hacıeminoğlu bakın neler söylüyor:

“Ulaştırma bakanı Seyfi Öztürk İ.Ü. Fen Fakültesinde bir konuşma yaparken Deniz Gezmiş ve arkadaşları tarafından yuhalanır ve hakaret edilir. Olay mahkemeye intikal eder. Ancak bu çocuklar beraat eder. Suç işlenen yer üniversite, suç işleyenler de öğrenci olduğu için üniversite idaresinin ceza vermesi gerekirdi. O da olmadı. Aksine bir kısım öğretim üyesi ve basın mensubu Deniz Gezmiş’i alkışladı.

Daha sonra, İ.Ü.Hukuk Fakültesi Dekanı Orhan Aldıkaçtı’ya makamında tabanca çeken Deniz Gezmiş polisler tarafından suçüstü yakalanmasına rağmen mahkemede beraat ettirildi. Böylece Deniz gazete sütunlarındaki şöhretli yerini alıyor, bazı öğretim üyeleri ondan Denizciğim diye bahsediyorlardı.

Bir başka sefer Deniz, Yıldız’da dürbünlü tüfekle yakalandı. Fakat bu suçtan da ceza almadan kurtuldu.

Ankara’da ÖDTÜ’de karargâh kurdu. Rektör Erdal ile senli benli arkadaş oldu… Artık yüksek tirajlı gazetelerde boy boy fotoğrafları çıkıyordu… Sosyete kadınları ona âşık olmaya başlamıştı. Binlerce insan Deniz Gezmiş bu gece de bizim evde saklansa diye iç geçiriyordu. Nitekim arandığı zamanlarda geceleri ünlülerin evinde kalıyordu. Bir kısım 12 Martta tutuklanan nice profesör, politikacı, artist ve subay Deniz’i devletin güçlerine karşı aylarca saklamıştı…

Şimdi anlaşıldı mı Deniz’in katilleri.”[6]

Deniz Gezmiş o dönemde kendisine gösterilen sahte sevgi ile coşuyor, coştukça şımarıyor ve fevri hareket ediyordu. Marksist-Leninist ideolojinin tek sözcüsü gibiydi. Kendisi gibi öne çıkanlardan hiç hoşlanmıyordu. Bunlar arasında TİKKO’nun kurucusu İbrahim Kaypakkaya da bulunuyordu. Deniz Gezmiş ile İbrahim Kaypakkaya arasında yaşanan ve bu iki gruba bağlı militanların birbirlerinden nefret etmelerine de neden olan bu olay şöyle gelişmişti.

İbrahim Kaypakkaya, Çapa Yüksek Öğretmen Okulunda meydana gelen bir olay nedeniyle tutuklanarak Sağmalcılar Cezaevine konur. Deniz Gezmiş de aynı cezaevinde tutukludur. Deniz, Öğrenci hareketleri nedeniyle cezaevine gelen gençlerle sabahları spor, akşamları ise teorik eğitim yapmaktadır. Deniz 1.91 boyunda, İbo ise ondan daha küçüktür. İbrahim Kaypakkaya Fikirlerini belirtir. Fikirlerini belirttiği için karşı taraf rahatsızlıkla karşılar ve uyarı yapar. Uyarılara aldırmaz ve bir kaç kez aynı şekilde Fikirlerini belirtir. Vural Yıldırımoğlu, İbo’nun yanına gelerek, “Bak bunlar dev gibi, bunlarla tartışma. Eşit değilsiniz”, der. Devamında Deniz ile İbrahim, “Sosyal emperyalizm konusunda tartışmaya girer. Deniz, “Sosyalizme soldan ihanet ediyorsunuz”, der. İbo, “Sosyal emperyalizmi sosyalizm olarak gösterenlerdir sosyalizme asıl ihanet edenler”, deyince, Deniz, sinirlenip İbo’ya bir yumruk atar.

Bir başka olay ise Deniz Gezmiş ve Perinçek grubu arasında yaşanır. Olay 5 Haziran 1970’de meydana gelir. PDA yandaşlarının yayım ve tutumlarından hoşlanmayan Deniz Gezmiş, PDA’nın İstanbul’daki bürosunu basarak “devrimci şiddet” uygular. Bunun üzerine PDA bir bildiri yayımlayarak Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını ağır bir dille eleştirir:

“Demokratik güçlerin birbirine karşı zor kullanmasını hiçbir gerekçe ile doğru göremeyiz. Halk içindeki çelişmeleri zorbalıkla çözmeye çabalamak devrimci bir davranış olamaz. Hele bu yolda kullanılan kaba kuvveti ‘devrimci şiddet’ olarak nitelemek, devrimci şiddet kavramını yozlaştırmak ve ona işçi sınıfı düşmanlarının istediği anlamı vermek olur.”

Deniz Gezmiş ve arkadaşları ile Doğu Perinçek ve arkadaşları arasındaki bu husumet “Denizlerin” idamlarına kadar sürer. Hatta “Denizleri” kurtarmak ve idamı engellemek için tüm örgütler seferber olurken Doğu Perinçek ve arkadaşları idamları umursamaz tavırlarla 23 Mart 1971 tarihinde “Yusuf Aslan ve Deniz Gezmiş arkadaşlara Açık Mektup” yazarak onların yaptıklarının ne kadar kötü olduğunu kamuoyuna duyuruyordu. Açık mektupta “(…) Halkla sağlam devrimci bağları olmayan, halk içinde erimeyen bir grup insan, ne kadar çok ve modern silahlara sahip olursa olsun, ne kadar kişisel kahramanlık vasıfları taşırsa taşısın devrim yolunda ilerleyemez. Devrimci gençliğin içinde ve önünde yiğitçe savaştınız, halkımıza hizmet ettiniz. Bütün devrimciler gibi, hatalar yaptınız. Son birkaç ay yaptığınız işler ise, büyük hatalar taşımaktadır” denilerek yoğun bir eleştiri yağmuruna tutulmuşlardır.

Yazılacak daha çok şey var…

Bir devir anlatılırken yanlı davranışlardan kaçınmalı ve gerçekçi olunmaya gayret edilmelidir. Hele hele bunu yaparken “ülkücüleri” karalamak ve “yaşasın Marksizm-Leninizm” diye son nefesini verenleri antiemperyalist ilan etmek akıllara ziyandır. Bu dönemin ülkücü mücadelesi film olursa eminim ki birçok kahraman çıkacaktır. Ama kimse “Denizlerden” bir kahraman çıkarmaya kalkmasın…

Çünkü değiller!

Birol CEVİZOĞLU

27.05.2008,

Ankara

[1] Aclan Sayılgan, Türkiyede Sol Hareketler, sh, 544

[2] Emin Demirel, Terör, sh, 129

[3] Nurettin Çalışkan, ODTÜ Tarihçe, sh, 53

[4] Beyaz Kitap, Türkiye Gerçekleri ve Terörizm, Ankara 1973, sh, 30

[5] Alpay Kabacalı, Türkiye’de Gençlik Hareketleri, sh, 213

[6] Necmettin Hacıeminoğlu, Deniz Gezmiş’in Katilleri, Hergün Gazetesi, , 9 Mayıs 1977

Fatih’e Mektup (Fatih Sultan Mehmet Han Hazretlerine..)

Genel No Comments »

Berke Can Güneş

Burada!

Büklüm Ayaz

Burada!

Orçun Demir

Burada!

Yalın korkmaz

Burada!

İdil Lara Canayakın

Burada!

FATİH SULTAN MEHMET

Yok!

Bu yoklama kağıdını bugün Galata Köprüsü’nden denizin saçlarına bıraktım.Bir balıkçının gülümseyerek küreğiyle kurtardığı tek isimdi

FATİH SULTAN MEHMET.

İstanbul’un sokaklarına, sınıflarına, cafe önlerinde çiğ kahkahalar atarak boşluğa düşenlerin mekanlarına, gazeteleri günlük fallarını öğrenmek için lime lime eden aklı sarışınların ve fikri kararmışların takıldığı yerlere seni arayarak girdim bugün.

Yoktun Fatih…yoktun.

Konser salonlarından yozluğun nakaratlarıyla ayrılan, seni hayat bilgisi kitaplarında bir kez gördükten sonra bir daha hiç hatırlamayan,çok modern gençliğin içinden istifa ettim bugün.

Tek başımayım. İçimde küçük bir atlıyla kalbine siyah batırılmış bir bankın üzerinde sensizliği seyrediyorum.

Mahalle aralarında yakışıklı oğullarının gençliklerine beyhude methiyeler dizen babalardan,

Kaldırımlara oturup kızlarının kadife sesleriyle övünen annelerden pembe kompozisyonlar dinleyerek kırılıyor kalemdeki kalbim

Ve sana karşı mahcup olmuş bir kağıdın üzerine düşüyor utangaç harflerimin küçük adımları

Otobüs duraklarında saati soran yaşlı adamlara, kulaklarına taktıkları tıpaları işaret ederek cevap vermeyen merhamet iskeleti gençliğin içindeyim ve dışarı çıkmak istiyorum Fatih

Dışarı çıkmak istiyorum.

Sınav öncesinde oyalı yazmalar takarak türbe önlerinde test çözenlerden

Bütün şıkları doğru cevaplanmış hurafe problemlerinden, dedeleri gelince odayı terk edenlerden,

Vitrinde gördüğü sahteliğin aynısını alamadığı için depresyona giren gençlikten,

Asitli içeceklerin yanında estetik çöplüğüne dönmüş hamburgerler yiyerek

Ekmeğin ve zeytinin olduğu masaya beyin bükenlerden,

Üç-beş popüler kitap okuyarak “üstad” diye çağrılmayı bekleyen entelektüelleri muşambaya dönüştürenlerden hepsinden ama hepsinden dışarı çıkmak istiyorum Fatih.

Sen surların saçlarını kılıcıyla tarayan, şeytanın kasvetine kalbinden tekbir oklarını çıkarıp çıkarıp saplayan, atlıların alnındaki secde izini takip ederek ilk hücumda nefsin kalesini yıktığı Fatih, denizin hırkasından o karanlık gemileri kolay bir düğme gibi çözüp atan, her sözcüğüyle düşman toprağının dizlerini titreten, her duasıyla İstanbul’un gönlünü gülümseten Fatih.

Bugün cebimden çıkardığım kurşun kalemimi uykudan kaldırdım. Vakit cesetlerinin içinde bulmaca çözmekten bıkmış kalemim,sana senin gibi uyandı. Ve hiç bu kadar düşük yakalamamıştım kendimi…

Hiç bu kadar ayakta bekletmemiştim kalemimin damarlarını .ve kılıcının değdiği yerlere kalemimle dokunacağım hiç aklıma gelmemişti.

Senin bıraktığın istanbulla fethettiğin İstanbul arasındaki 1453 farkı içimi dökeceğim hiç hatrımdan geçmemişti.

Gömleğinin kan lekesi değmiş asaletine karşı,gömleklerini konser salonlarında yırtan,

tekbir getirmekten yorulmuş yakuti sesine karşı,hit olmuş parçalarla ucuzluğun tezahuratını yapan cırtlak kalabalıklardan sana yazmanın mahcubiyetiyle

Bu gençlikten uzaklaşıyorum.

Ama sen yine sen yine de bizi ve İstanbulu bıraktığın gibi hatırla Fatih.

Çünkü Cennette fethedilecek yerler seni bekliyor!…

Teneke kutulara tekma atan özgür kızlara, eve bedenleri uyuduktan sonra dönen erkeklere ,modernliği köhnelikle karıştıran tenha kafalara

acı acı gülümseyerek yürüyorum

Konser salonlarından yozluğun nakaratlarıyla ayrılan, seni hayat bilgisi kitaplarında bir kez gördükten sonra bir daha hiç hatırlamayan,çok modern gençliğin içinden istifa ettim bugün.

Tek başımayım. İçimde küçük bir atlıyla kalbine siyah batırılmış bir bankın üzerinde sensizliği seyrediyorum.

Mahalle aralarında yakışıklı oğullarının gençliklerine beyhude methiyeler dizen babalardan,

Kaldırımlara oturup kızlarının kadife sesleriyle övünen annelerden pembe kompozisyonlar dinleyerek kırılıyor kalemdeki kalbim

Ve sana karşı mahcup olmuş bir kağıdın üzerine düşüyor utangaç harflerimin küçük adımları

Otobüs duraklarında saati soran yaşlı adamlara, kulaklarına taktıkları tıpaları işaret ederek cevap vermeyen merhamet iskeleti gençliğin içindeyim ve dışarı çıkmak istiyorum Fatih

Dışarı çıkmak istiyorum.

Sınav öncesinde oyalı yazmalar takarak türbe önlerinde test çözenlerden

Bütün şıkları doğru cevaplanmış hurafe problemlerinden, dedeleri gelince odayı terk edenlerden,

Vitrinde gördüğü sahteliğin aynısını alamadığı için depresyona giren gençlikten,

Asitli içeceklerin yanında estetik çöplüğüne dönmüş hamburgerler yiyerek

Ekmeğin ve zeytinin olduğu masaya beyin bükenlerden,

Üç-beş popüler kitap okuyarak “üstad” diye çağrılmayı bekleyen entelektüelleri muşambaya dönüştürenlerden hepsinden ama hepsinden dışarı çıkmak istiyorum Fatih.

Sen surların saçlarını kılıcıyla tarayan, şeytanın kasvetine kalbinden tekbir oklarını çıkarıp çıkarıp saplayan, atlıların alnındaki secde izini takip ederek ilk hücumda nefsin kalesini yıktığı Fatih, denizin hırkasından o karanlık gemileri kolay bir düğme gibi çözüp atan, her sözcüğüyle düşman toprağının dizlerini titreten, her duasıyla İstanbul’un gönlünü gülümseten Fatih.

Bugün cebimden çıkardığım kurşun kalemimi uykudan kaldırdım. Vakit cesetlerinin içinde bulmaca çözmekten bıkmış kalemim,sana senin gibi uyandı. Ve hiç bu kadar düşük yakalamamıştım kendimi…

Hiç bu kadar ayakta bekletmemiştim kalemimin damarlarını .ve kılıcının değdiği yerlere kalemimle dokunacağım hiç aklıma gelmemişti.

Senin bıraktığın istanbulla fethettiğin İstanbul arasındaki 1453 farkı içimi dökeceğim hiç hatrımdan geçmemişti.

Gömleğinin kan lekesi değmiş asaletine karşı,gömleklerini konser salonlarında yırtan,

tekbir getirmekten yorulmuş yakuti sesine karşı,hit olmuş parçalarla ucuzluğun tezahuratını yapan cırtlak kalabalıklardan sana yazmanın mahcubiyetiyle

Bu gençlikten uzaklaşıyorum.

Ama sen yine sen yine de bizi ve İstanbulu bıraktığın gibi hatırla Fatih.

Çünkü Cennette fethedilecek yerler seni bekliyor!…

Konser salonlarından yozluğun nakaratlarıyla ayrılan, seni hayat bilgisi kitaplarında bir kez gördükten sonra bir daha hiç hatırlamayan,çok modern gençliğin içinden istifa ettim bugün.

Tek başımayım. İçimde küçük bir atlıyla kalbine siyah batırılmış bir bankın üzerinde sensizliği seyrediyorum.

Mahalle aralarında yakışıklı oğullarının gençliklerine beyhude methiyeler dizen babalardan,

Kaldırımlara oturup kızlarının kadife sesleriyle övünen annelerden pembe kompozisyonlar dinleyerek kırılıyor kalemdeki kalbim

Ve sana karşı mahcup olmuş bir kağıdın üzerine düşüyor utangaç harflerimin küçük adımları

Otobüs duraklarında saati soran yaşlı adamlara, kulaklarına taktıkları tıpaları işaret ederek cevap vermeyen merhamet iskeleti gençliğin içindeyim ve dışarı çıkmak istiyorum Fatih

Dışarı çıkmak istiyorum.

Sınav öncesinde oyalı yazmalar takarak türbe önlerinde test çözenlerden

Bütün şıkları doğru cevaplanmış hurafe problemlerinden, dedeleri gelince odayı terk edenlerden,

Vitrinde gördüğü sahteliğin aynısını alamadığı için depresyona giren gençlikten,

Asitli içeceklerin yanında estetik çöplüğüne dönmüş hamburgerler yiyerek

Ekmeğin ve zeytinin olduğu masaya beyin bükenlerden,

Üç-beş popüler kitap okuyarak “üstad” diye çağrılmayı bekleyen entelektüelleri muşambaya dönüştürenlerden hepsinden ama hepsinden dışarı çıkmak istiyorum Fatih.

Sen surların saçlarını kılıcıyla tarayan, şeytanın kasvetine kalbinden tekbir oklarını çıkarıp çıkarıp saplayan, atlıların alnındaki secde izini takip ederek ilk hücumda nefsin kalesini yıktığı Fatih, denizin hırkasından o karanlık gemileri kolay bir düğme gibi çözüp atan, her sözcüğüyle düşman toprağının dizlerini titreten, her duasıyla İstanbul’un gönlünü gülümseten Fatih.

Bugün cebimden çıkardığım kurşun kalemimi uykudan kaldırdım. Vakit cesetlerinin içinde bulmaca çözmekten bıkmış kalemim,sana senin gibi uyandı. Ve hiç bu kadar düşük yakalamamıştım kendimi…

Hiç bu kadar ayakta bekletmemiştim kalemimin damarlarını .ve kılıcının değdiği yerlere kalemimle dokunacağım hiç aklıma gelmemişti.

Senin bıraktığın istanbulla fethettiğin İstanbul arasındaki 1453 farkı içimi dökeceğim hiç hatrımdan geçmemişti.

Gömleğinin kan lekesi değmiş asaletine karşı,gömleklerini konser salonlarında yırtan,

tekbir getirmekten yorulmuş yakuti sesine karşı,hit olmuş parçalarla ucuzluğun tezahuratını yapan cırtlak kalabalıklardan sana yazmanın mahcubiyetiyle

Bu gençlikten uzaklaşıyorum.

Ama sen yine sen yine de bizi ve İstanbulu bıraktığın gibi hatırla Fatih.

Çünkü Cennette fethedilecek yerler seni bekliyor!…

Teneke kutulara tekma atan özgür kızlara, eve bedenleri uyuduktan sonra dönen erkeklere ,modernliği köhnelikle karıştıran tenha kafalara

acı acı gülümseyerek yürüyorum

Orçun Demir

Burada!

Yalın korkmaz

Burada!

İdil Lara Canayakın

Burada!

FATİH SULTAN MEHMET

Yok!

Bu yoklama kağıdını bugün Galata Köprüsü’nden denizin saçlarına bıraktım.Bir balıkçının gülümseyerek küreğiyle kurtardığı tek isimdi

FATİH SULTAN MEHMET.

İstanbul’un sokaklarına, sınıflarına, cafe önlerinde çiğ kahkahalar atarak boşluğa düşenlerin mekanlarına, gazeteleri günlük fallarını öğrenmek için lime lime eden aklı sarışınların ve fikri kararmışların takıldığı yerlere seni arayarak girdim bugün.

Yoktun Fatih…yoktun.

Konser salonlarından yozluğun nakaratlarıyla ayrılan, seni hayat bilgisi kitaplarında bir kez gördükten sonra bir daha hiç hatırlamayan,çok modern gençliğin içinden istifa ettim bugün.

Tek başımayım. İçimde küçük bir atlıyla kalbine siyah batırılmış bir bankın üzerinde sensizliği seyrediyorum.

Mahalle aralarında yakışıklı oğullarının gençliklerine beyhude methiyeler dizen babalardan,

Kaldırımlara oturup kızlarının kadife sesleriyle övünen annelerden pembe kompozisyonlar dinleyerek kırılıyor kalemdeki kalbim

Ve sana karşı mahcup olmuş bir kağıdın üzerine düşüyor utangaç harflerimin küçük adımları

Otobüs duraklarında saati soran yaşlı adamlara, kulaklarına taktıkları tıpaları işaret ederek cevap vermeyen merhamet iskeleti gençliğin içindeyim ve dışarı çıkmak istiyorum Fatih

Dışarı çıkmak istiyorum.

Sınav öncesinde oyalı yazmalar takarak türbe önlerinde test çözenlerden

Bütün şıkları doğru cevaplanmış hurafe problemlerinden, dedeleri gelince odayı terk edenlerden,

Vitrinde gördüğü sahteliğin aynısını alamadığı için depresyona giren gençlikten,

Asitli içeceklerin yanında estetik çöplüğüne dönmüş hamburgerler yiyerek

Ekmeğin ve zeytinin olduğu masaya beyin bükenlerden,

Üç-beş popüler kitap okuyarak “üstad” diye çağrılmayı bekleyen entelektüelleri muşambaya dönüştürenlerden hepsinden ama hepsinden dışarı çıkmak istiyorum Fatih.

Sen surların saçlarını kılıcıyla tarayan, şeytanın kasvetine kalbinden tekbir oklarını çıkarıp çıkarıp saplayan, atlıların alnındaki secde izini takip ederek ilk hücumda nefsin kalesini yıktığı Fatih, denizin hırkasından o karanlık gemileri kolay bir düğme gibi çözüp atan, her sözcüğüyle düşman toprağının dizlerini titreten, her duasıyla İstanbul’un gönlünü gülümseten Fatih.

Bugün cebimden çıkardığım kurşun kalemimi uykudan kaldırdım. Vakit cesetlerinin içinde bulmaca çözmekten bıkmış kalemim,sana senin gibi uyandı. Ve hiç bu kadar düşük yakalamamıştım kendimi…

Hiç bu kadar ayakta bekletmemiştim kalemimin damarlarını .ve kılıcının değdiği yerlere kalemimle dokunacağım hiç aklıma gelmemişti.

Senin bıraktığın istanbulla fethettiğin İstanbul arasındaki 1453 farkı içimi dökeceğim hiç hatrımdan geçmemişti.

Gömleğinin kan lekesi değmiş asaletine karşı,gömleklerini konser salonlarında yırtan,

tekbir getirmekten yorulmuş yakuti sesine karşı,hit olmuş parçalarla ucuzluğun tezahuratını yapan cırtlak kalabalıklardan sana yazmanın mahcubiyetiyle

Bu gençlikten uzaklaşıyorum.

Ama sen yine sen yine de bizi ve İstanbulu bıraktığın gibi hatırla Fatih.

Çünkü Cennette fethedilecek yerler seni bekliyor!…

Teneke kutulara tekma atan özgür kızlara, eve bedenleri uyuduktan sonra dönen erkeklere ,modernliği köhnelikle karıştıran tenha kafalara

acı acı gülümseyerek yürüyorum

Konser salonlarından yozluğun nakaratlarıyla ayrılan, seni hayat bilgisi kitaplarında bir kez gördükten sonra bir daha hiç hatırlamayan,çok modern gençliğin içinden istifa ettim bugün.

Tek başımayım. İçimde küçük bir atlıyla kalbine siyah batırılmış bir bankın üzerinde sensizliği seyrediyorum.

Mahalle aralarında yakışıklı oğullarının gençliklerine beyhude methiyeler dizen babalardan,

Kaldırımlara oturup kızlarının kadife sesleriyle övünen annelerden pembe kompozisyonlar dinleyerek kırılıyor kalemdeki kalbim

Ve sana karşı mahcup olmuş bir kağıdın üzerine düşüyor utangaç harflerimin küçük adımları

Otobüs duraklarında saati soran yaşlı adamlara, kulaklarına taktıkları tıpaları işaret ederek cevap vermeyen merhamet iskeleti gençliğin içindeyim ve dışarı çıkmak istiyorum Fatih

Dışarı çıkmak istiyorum.

Sınav öncesinde oyalı yazmalar takarak türbe önlerinde test çözenlerden

Bütün şıkları doğru cevaplanmış hurafe problemlerinden, dedeleri gelince odayı terk edenlerden,

Vitrinde gördüğü sahteliğin aynısını alamadığı için depresyona giren gençlikten,

Asitli içeceklerin yanında estetik çöplüğüne dönmüş hamburgerler yiyerek

Ekmeğin ve zeytinin olduğu masaya beyin bükenlerden,

Üç-beş popüler kitap okuyarak “üstad” diye çağrılmayı bekleyen entelektüelleri muşambaya dönüştürenlerden hepsinden ama hepsinden dışarı çıkmak istiyorum Fatih.

Sen surların saçlarını kılıcıyla tarayan, şeytanın kasvetine kalbinden tekbir oklarını çıkarıp çıkarıp saplayan, atlıların alnındaki secde izini takip ederek ilk hücumda nefsin kalesini yıktığı Fatih, denizin hırkasından o karanlık gemileri kolay bir düğme gibi çözüp atan, her sözcüğüyle düşman toprağının dizlerini titreten, her duasıyla İstanbul’un gönlünü gülümseten Fatih.

Bugün cebimden çıkardığım kurşun kalemimi uykudan kaldırdım. Vakit cesetlerinin içinde bulmaca çözmekten bıkmış kalemim,sana senin gibi uyandı. Ve hiç bu kadar düşük yakalamamıştım kendimi…

Hiç bu kadar ayakta bekletmemiştim kalemimin damarlarını .ve kılıcının değdiği yerlere kalemimle dokunacağım hiç aklıma gelmemişti.

Senin bıraktığın istanbulla fethettiğin İstanbul arasındaki 1453 farkı içimi dökeceğim hiç hatrımdan geçmemişti.

Gömleğinin kan lekesi değmiş asaletine karşı,gömleklerini konser salonlarında yırtan,

tekbir getirmekten yorulmuş yakuti sesine karşı,hit olmuş parçalarla ucuzluğun tezahuratını yapan cırtlak kalabalıklardan sana yazmanın mahcubiyetiyle

Bu gençlikten uzaklaşıyorum.

Ama sen yine sen yine de bizi ve İstanbulu bıraktığın gibi hatırla Fatih.

Çünkü Cennette fethedilecek yerler seni bekliyor!…

Konser salonlarından yozluğun nakaratlarıyla ayrılan, seni hayat bilgisi kitaplarında bir kez gördükten sonra bir daha hiç hatırlamayan,çok modern gençliğin içinden istifa ettim bugün.

Tek başımayım. İçimde küçük bir atlıyla kalbine siyah batırılmış bir bankın üzerinde sensizliği seyrediyorum.

Mahalle aralarında yakışıklı oğullarının gençliklerine beyhude methiyeler dizen babalardan,

Kaldırımlara oturup kızlarının kadife sesleriyle övünen annelerden pembe kompozisyonlar dinleyerek kırılıyor kalemdeki kalbim

Ve sana karşı mahcup olmuş bir kağıdın üzerine düşüyor utangaç harflerimin küçük adımları

Otobüs duraklarında saati soran yaşlı adamlara, kulaklarına taktıkları tıpaları işaret ederek cevap vermeyen merhamet iskeleti gençliğin içindeyim ve dışarı çıkmak istiyorum Fatih

Dışarı çıkmak istiyorum.

Sınav öncesinde oyalı yazmalar takarak türbe önlerinde test çözenlerden

Bütün şıkları doğru cevaplanmış hurafe problemlerinden, dedeleri gelince odayı terk edenlerden,

Vitrinde gördüğü sahteliğin aynısını alamadığı için depresyona giren gençlikten,

Asitli içeceklerin yanında estetik çöplüğüne dönmüş hamburgerler yiyerek

Ekmeğin ve zeytinin olduğu masaya beyin bükenlerden,

Üç-beş popüler kitap okuyarak “üstad” diye çağrılmayı bekleyen entelektüelleri muşambaya dönüştürenlerden hepsinden ama hepsinden dışarı çıkmak istiyorum Fatih.

Sen surların saçlarını kılıcıyla tarayan, şeytanın kasvetine kalbinden tekbir oklarını çıkarıp çıkarıp saplayan, atlıların alnındaki secde izini takip ederek ilk hücumda nefsin kalesini yıktığı Fatih, denizin hırkasından o karanlık gemileri kolay bir düğme gibi çözüp atan, her sözcüğüyle düşman toprağının dizlerini titreten, her duasıyla İstanbul’un gönlünü gülümseten Fatih.

Bugün cebimden çıkardığım kurşun kalemimi uykudan kaldırdım. Vakit cesetlerinin içinde bulmaca çözmekten bıkmış kalemim,sana senin gibi uyandı. Ve hiç bu kadar düşük yakalamamıştım kendimi…

Hiç bu kadar ayakta bekletmemiştim kalemimin damarlarını .ve kılıcının değdiği yerlere kalemimle dokunacağım hiç aklıma gelmemişti.

Senin bıraktığın istanbulla fethettiğin İstanbul arasındaki 1453 farkı içimi dökeceğim hiç hatırımdan geçmemişti.

Gömleğinin kan lekesi değmiş asaletine karşı,gömleklerini konser salonlarında yırtan,

tekbir getirmekten yorulmuş yakuti sesine karşı,hit olmuş parçalarla ucuzluğun tezahuratını yapan cırtlak kalabalıklardan sana yazmanın mahcubiyetiyle

Bu gençlikten uzaklaşıyorum.

Ama sen yine sen yine de bizi ve İstanbulu bıraktığın gibi hatırla Fatih.

Çünkü Cennette fethedilecek yerler seni bekliyor!…

Teneke kutulara tekma atan özgür kızlara, eve bedenleri uyuduktan sonra dönen erkeklere ,modernliği köhnelikle karıştıran tenha kafalara

acı acı gülümseyerek yürüyorum

Teneke kutulara tekma atan özgür kızlara, eve bedenleri uyuduktan sonra dönen erkeklere ,modernliği köhnelikle karıştıran tenha kafalara

acı acı gülümseyerek yürüyorum

PKK Konusunda Dönen Dolaplar Sorular Sorular

Genel No Comments »

Öncelikle şu hususu beyan edeyim: Zaruret olmadıkça eski yazılarımı tekrar yayınlamaktan hoşlanmam. Bugün kuralımı çiğniyor ve 16 Ekim 2007′de bu sütunlarda çıkmış olan “PKK KONUSUNDA DÖNEN DOLAPLAR SORULAR…” başlıklı yazımı yeniden yayınlatıyorum.

2007′de sorduğum sorulara hiç bir sorumlu ve yetkili şahıs veya makam cevap vermek lütuf ve tenezzülünde bulunmamıştı.

Bu soruların cevapları çok açık ve net şekilde verilmedikçe ve bunlarla ilgili kesin ve radikal tedbirler alınmadıkça PKKterörü bitmeyecektir, bitirilmeyecektir.

Evet PKK terörü bitmeyecektir… Şehid anaları ağlamaya devam edecektir…

Öcalan, Avni Özgürel’e ne demişti: “Avni bey bu terörü bitireni bitirirler…”

Cevapsız kalan sorular sorular sorular…

Terör terör terör…

Terörün tozu dumanı içinde uyuşturucudan kazanılan yüz milyarlarca dolar…

Eski iktidarlar zamanında terör için Tahsisat-ı mestureden (Örtülü ödenekten) hesapsız kitapsız harcanan milyarlarca dolar…

Sadece ordumuzda bulunan MKE (Makine Kimya Endüstrisi) mermileriyle askerlerimizi şehid eden PKKterörü…

Sünnetsiz Kürt (!) teröristleri…

Bitmeyen terör…

Sorularıma niçin cevap verilmiyor?

Terör niçin bitmiyor?

Niçin bitirilmiyor?

Beş yıldızlı cezaevi adasından terörist başı sere serpe nasıl talimat veriyor?..

Yahudi Kürtler…

Kürt Ermeniler…

Bitmeyen terör…

Buyurun bundan üç yıl önce yazdığım yazıyı okuyun…Çok rica ve istirham ediyorum, lütfen dikkatli okuyun.

PKK Konusunda Dönen Dolaplar Sorular Sorular…

Sayın Baylar!.. Aşağıdaki soruların “doğru” cevaplarını açık ve anlaşılır bir şekilde, hiçbir gerçeği gizlemeksizin Türkiye halkına bildirmekle yükümlüsünüz.

BİRİNCİ SORU: PKK kendi kendine oluşmuş bir hareket midir, yoksa bir takım derin güçler tarafından niyetli, planlı, programlı ve kasıtlı bir şekilde “fabrike” mi edilmiştir?

İKİNCİ SORU: Abdullah Öcalan’ın başlangıçta MiT’le ilgisi ve ilişiği olmuş mudur? Bu konuda çok güçlü riyayetler, şehâdetler, iddialar bulunmaktadır.

ÜÇÜNCÜ SORU: PKK terörü zor veya kolay bir şekilde mutlaka bitirilebilecek iken, niçin bir takım derin güçler tarafından kasıtlı olarak uzatılmıştır (Gazeteci Avni Özgürel, Neşe Düzel’in kendisi ile yaptığı röportajda Apo’nun “Avni Bey, bu savaşı bitireni bitirirler…” dediğini naklediyor.) Derin güçler bu kârlı, bu rantlı savaşı niçin bitirtmemişlerdir?

DÖRDÜNCÜ SORU: 1984′ten bu yana PKKterörü resmi rakamlarla Türkiye devletine, ülkesine ve halkına kaç yüz milyar dolara mal olmuştur?

BEŞİNCİ SORU: Örtülü ödenekten hesapsız, kitapsız, belgesiz bu konuda kaç milyar dolar dağıtılmış ve kimlere verilmiştir?

ALTINCISORU: PKK savaşının tozu dumanı içinde, dünya çapında yoğun bir uyuşturucu kaçakçılığı, ticareti, trafiği yapılmıştır. Bir takım Kürtler ve Türkler bu yolla dehşetli zengin olmuşlardır. Bu beyaz kaçakçılığının yekun hacmi milyar dolar olarak ne kadardır?

YEDİNCİ SORU: PKK gölgesinde yapılan uyuşturucu ticareti günümüzde devam etmekte midir?.. Geçmiş iktidar devrinde birileri buna göz yummuş mudur?

SEKİZİNCİSORU: PKK gölgesinde yapılan uyuşturucu ticareti ile dolar mültimilyoneri olan birkaç yüz kişinin listesini yayınlayacak cesaretiniz ve gücünüz var mıdır?

DOKUZUNCU SORU: Uyuşturucu kaçakçılığına paralel olarak PKK terörünün gölgesinde silâh, cephane, askeri araç ve gereç kaçakçılığının veya kara ticaretin hacmi kaç yüz milyar dolardır? Teröristler bu silâhları nasıl elde etmişlerdir?

ONUNCU SORU: Yukarıda bahsedilen Neşe Düzel – Avni Özgürel röportajında, PKK teröristlerinin bir ara Türkiye’nin resmi kuruluşu Makine Kimya Endüstrisi Kurumu’nun mermilerini kullandıkları yazılıdır, bunun iç yüzü nedir?

ONBİRİNCİ SORU: 1980′lerden bu yana terör hareketlerinin yoğun olduğu Güneydoğu bölgesinde kaç bin köy boşaltılmış, tahrip edilmiş, bağları ve bahçeleri harap hale getirilmiştir? Bu köylerden kaç milyon vatandaşımız büyük şehirlere sürülmüştür?

ONİKİNCİ SORU: PKK savaşında hayatlarını kaybeden 30 küsur bin vatandaşımızın hepsini de, yüzde yüz PKK’lılar mı öldürmüştür?

ONÜÇÜNCÜ SORU: PKK terörünün mahiyeti, bu terörün gölgesinde yapılan uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ile ilgili dehşetli bilgiler ele geçiren ve bu konuda yayın yapmaya hazırlanan gazeteci Uğur Mumcu’yu, otomobiline patlayıcı koyarak kimler, hangi güçler paramparça ederek havaya uçurmuşlardır?

ONDÖRDÜNCÜ SORU: Uğur Mumcu’nun katilleri niçin hâlâ “bulunamamıştır”?

ONBEŞİNCİ SORU: Ülke içindeki, sayıları nihayet bir-iki bin olan PKK teröristleri imha edilemezken, yabancı bir ülkenin çok engebeli ve sarp bölgesindeki teröristler nasıl imha edilecektir?

ONALTINCI SORU: Devletimizin ve millî istihbaratımızın elinde PKK terörünün ABD, İsrail ve bazı batı devletleri tarafından planlandığına, mânen ve maddeten desteklendiğine dair belgeler ve bilgiler bulunmaktadır. Bunlar Türkiye halkına ve dünyaya niçin açıklanmamaktadır?

ONYEDİNCİ SORU: Tarih boyunca bu coğrafyada Türkler ve Türkleşmişler ile Kürtler İslâm bağı ile birbirlerine perçinleşmiş iken, bu bağın kasıtlı ve planlı bir şekilde darbelenmesi ve kopartılması yüzünden iki unsur arasında vahim bir kopukluk meydana gelmiştir. Bu kopukluk Türkiye’nin varlığını ve bütünlüğünü tehlikeye atmıştır. Yakın tarihte Kürtlerin yoğun oldukları bölgede binlerce medrese vardı. Bunlar niçin kapatılmıştır? Yine o bölgedeki tasavvuf tarikatları darbelenmiştir. Bunları kimler yapmıştır? Bediüzzamanın Türk-Kürt kardeşliği tezi desteklenmiş olsaydı, bu günkü vahim durum ortaya çıkar mıydı?

ONSEKİZİNCİ SORU: Türkiye’deki birtakım derin, gizli, esrarlı güçler yakın tarihimizde kasıtlı olarak Türk-Kürt kutuplaşması çıkartmışlardır. Devlet, ülke ve halk olarak Türkiye’nin yüksek menfaatlerine son derece zarar veren bu kutuplaşmayı zahiren Türk ve Müslüman görünen, gerçekte ise gizli kimlik sahibi olan bir takım “Kriptolar” mı çıkartmıştır?

ONDOKUZUNCU SORU: Türk Tarih Kurumu Başkanı Profesör Yusuf Halaçoğlu bundan birkaç ay önce, ülkemizde bir takım kriptolar bulunduğunu, bunların, bir kısmının isim listesine sahip olduğunu açıklamıştı. Sonra bu konudaki tartışmalar örtbas edildi. Bu kriptoların PKK terörünü sürdürdükleri, kışkırttıkları, bu yolla Türkiye’yi bölmek ve parçalamak istedikleri iddiası doğru mudur?

YİRMİNCİ SORU: ABD; İsrail, bazı ABülkeleri Türkiye’nin, İran’ın, Suriye’nin bir kısmını da içine alan büyük bir Kürt devleti kurulması için çalışıyorlar. Biz ise onlarla dost ve müttefik olmakta devam ediyoruz. Onlar bizi parçalamak ve bölmek istiyor, biz onlarla dostluğu, ittifakı, işbirliğini sürdürüyoruz. Bu bir intihar politikası değil midir? Bu ittifak ve işbirliğinin, bizim bilmediğimiz hikmetleri ve faydaları varsa, halkımıza anlatılması ve bildirilmesi gerekmez midir?

Politikacılarımız, büyük bürokratlarımız, medyamız Türkiye’yi yirmi küsur yıldan beri sarsan PKK terörü konusunda havanda su dövmeye devam ediyor. Dişe dokunacak, sadra şifa olacak, halkı aydınlatacak, meselenin mahiyetini ortaya koyacak bilgiler verilmiyor.

PKK hareketinin başını yakaladılar, paketleyip Türkiye’ye teslim ettiler… Asılsın, kesilsin, kazığa geçirilsin edebiyatı yapıldı. Sonra Marmara’daki İmralı Adası kendisine ikametgah yapıldı. Ve rivayete göre oradan, dolaylı şekilde hareketi idare ediyor.

Bir takım derin ve gizli güçlerin yanlış siyasetleri, yanlış stratejileri, yanlış ideolojileri yüzünden doğu ve güneydoğudaki vatandaşlarımızın “aidiyet” bağları zedelendi.

PKK terörü hakkında halkımıza, kamuoyuna doğru bilgiler verilmiyor.

Türkiye bu hareketin mahiyetini ve iç yüzünü bilmiyor.

Ermenistan’ın ve Ermeni diasporasının PKK hareketini desteklediği konusunda yeterli aydınlatma ve bilgilendirme yapılmıyor.

Bir takım geri zekalıların ve hainlerin beğendiği ve benimsediği BOP’un maddelerinden birinin de bağımsız Kürdistan devleti olduğu yeteri kadar açıklanmıyor.

Şu anda yüzlerce Türk firması, Kuzey Irak’taki Kürdistan’da yeşil Amerikan dolarları karşılığında bayındırlık ve alt yapı hizmetleri vermektedir. Türkiye’yi parçalamaya yönelik bir hareketi para karşılığında Türkiyeliler destekliyor…

Evet PKK konusunda büyük bir karanlık vardır. Bu karanlık giderilmeli, gerçekler sağlam bilgi ve belgelerle açıklanmalıdır.

Şizofrenik hamaset edebiyatına son verilmelidir.

Paranoyak komplo teorilerine karnımız toktur ama gerçek komploları bilmek ve öğrenmek istiyoruz.

Büyük Millet Meclisi’nde PKK terörü ile ilgili resmi tahkikat dosyaları vardır. Bunlarda uyuşturucu kaçakçılığının helikopterle yapıldığı yazılıdır.

1984′te Ermeni ASALA terörü aniden bitirildi, yerine sözde Kürt PKK terörü ikame edildi.

Ölü olarak ele geçirilen bazı PKK teröristleri sünnetsizmiş. Kürtler ise Müslüman’dır ve sünnetlidir. Bu garabeti kim açıklayacak?

Son söz: PKK terörünün gölgesinde yapılan uyuşturucu ticareti, silâh ve cephane ticareti ve örtülü ödenek harcamaları son bulmadıkça, bu fitne fesat, bu kan, bu gözyaşı sürüp gidecektir.